Suriye’nin güneyindeki Süveyda kentinde 13 Temmuz 2025 tarihinde başlayan ve kısa sürede hem ülke içine hem de bölgesel güvenlik denklemine muhtemel etkisi tartışılmaya başlayan olaylar, Suriye’deki ekonomi ve güvenlik arasındaki dengenin yeniden düşünülmesini zorunlu kılmaktadır. Özellikle Dürzi topluluğu ile merkezî hükûmet güçleri arasında yaşanan çatışmalar ve bu süreçte İsrail’in doğrudan devreye girmesi, Suriye’de güvenlik, ekonomi ve dış müdahale ekseninde devam eden tartışmalara bir yenisini eklemiştir.
Geçtiğimiz mart ayında da gözlemlediğimiz Lazkiye ve Tartus’taki olaylar Alevi/Nusayri azınlığı gündeme getirirken hâlâ tam bir anlaşma sağlanamayan Kürtler ve Arap aşiretler ile mevcut olayları tetikleyen Dürziler, Suriye’de etnik ve mezhebi gerginliklerin ivedi şekilde ele alınmasını gerektirmektedir. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki bu gelişmeler Suriye’de ne ilk ne de son olacaktır. Bu gelişmeler, Suriye meselesine yalnızca ekonomik kalkınma, yeniden inşa ya da kapsayıcı anayasa ve hükûmet temelli formüllerle yaklaşmanın yetersiz olduğunu bir kez daha göstermiştir. Krizin temelinde, Suriye’nin karmaşık etnik ve mezhebi yapısıyla başa çıkabilecek bir güç paylaşımı ve güvenlik mimarisi kurulamaması yatmaktadır. Seçimlerin yapılması, hükûmet kurulması ve ekonomik kalkınmanın sağlanması gibi “pozitif ajanda” önceliklerinin, güvenlik ve kimlik siyasetinin sert duvarına çarptığı görülmektedir. Bu nedenle, Suriye bağlamında öncelikler hiyerarşisinin yeniden değerlendirilmesi, göz ardı edilemeyecek düzeyde bir zorunluluk hâline gelmiştir.
İç Dinamiklerde Kesişen Kriz: Ekonomi ve Güvenlik Uyuşmazlığı
Son aylarda özellikle Şam hükûmetine yakın bölgesel ve uluslararası aktörler, Suriye’deki düzenin sağlanması için haklı olarak öncelikle yaptırımların kaldırılması, ekonomik izolasyonun sona ermesi ve devletin bütün kurumları ile yeniden inşasına odaklanılması gerektiğini savunuyordu. Bu çerçevede Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara da güvenilir, liyakatli ve stratejik önceliklere odaklanacak teknokratik bir hükûmet kurdu. Şara’nın izlediği çizgi özellikle yaptırımları hafifletme, Körfez ülkeleriyle diplomatik açılımlar ve yeniden inşa sürecine yatırım çekme üzerine kurulu bir yapıydı. Güvenlik her ne kadar ivedi bir sorun olarak ortada dursa da Suriye’de devrim sonrası neredeyse ortadan kalkan savunma ve güvenlik yapısının inşası hem tartışmalı hem de maliyetliydi. Tam da bu sebeple Ahmed Şara zamana yayılan ama istikrarı ve üniter devlet yapısını önceleyen bir güvenlik stratejisi belirledi.
Kısa sürede Türkiye’nin de desteği ile Körfez ülkeleri başta olmak üzere Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Avrupa ülkeleri ile diplomatik görüşmeler başladı. Bu da yavaş ve temkinli bir ekonomik normalleşmenin ortaya çıkacağını göstermekteydi. Ancak bu ekonomik normalleşme çabalarına rağmen güvenlik alanında yaşanan krizlerin artarak devam etmesi, hükûmetin bu iki süreci (güvenlik ve ekonomi) senkronize etmekte zorlandığını göstermektedir. Süveyda olayları da tam bu noktada patlak vermiştir. Ekonomik iyileşme çağrılarının yankı bulduğu bir dönemde Suriye hükûmetinin hâlâ güvenliği sağlayamıyor oluşu özellikle dış paydaşlar nezdinde hükûmete dair ciddi şüpheler yarattı.
Sorunun Kaynağı: Merkezî Güç ve Güvenlik Yapısının Eksikliği
Süveyda’da yaşanan çatışmaların arka planında yalnızca bir azınlık sorunu değil Suriye’nin güvenlik mimarisindeki zafiyetler de yatmaktadır. Süveyda gibi şehirlerde hükûmet güçlerinin istikrarı sağlayamaması, merkezî devletin yalnızca siyasi değil askerî anlamda da parçalı yapısını gözler önüne sermektedir. Bu noktada sorulması gereken asıl soru şudur: Eğer Ahmed Şara hükûmeti uluslararası yaptırımlar, sıcak para akışı ve ekonomik yeniden inşa konularında bölgesel iş birliği ve diplomatik angajmanlarla mesafe alabiliyorsa neden güvenlik alanında benzer bir kapasite gösteremiyor?
Suriye’de güvenliğin sağlanamaması yalnızca hükûmetin niyetiyle değil, devletin kurumsal kapasitesiyle, bölgesel aktörlerin niyetleri ve küresel güçlerin stratejileriyle ilgilidir. Şam yönetimi ülkenin birçok bölgesinde güvenliği sağlamak için iç savaş döneminde eski rejime karşı kullandığı kapasiteyi altı aylık süre içinde yeniden yapılandırmıştır. Ancak bunun merkezî bir ordu ve güvenlik aracına dönüşmesi için belirli bir süreye daha ihtiyaç vardır. Suriye’nin istikrara ulaşması ise kapsamlı ve kurumsallaşmış bir güvenlik reformunu zorunlu kılmaktadır. Yerel güçlerle geçici uzlaşılar yerine, ülke geneline yayılan, profesyonel ve kapsayıcı bir güvenlik yapılanması inşa edilmeden barışçıl bir düzenin tesis edilmesi zor görünmektedir.
İsrail Faktörü ve Bölgesel Güç Dengeleri
İsrail’in Şam’a yönelik hava saldırıları, Suriye’nin sadece iç sorunlarla değil, bölgesel hesaplarla da yüzleştiğini bir kez daha göstermiştir. İsrail’in güvenlik politikası, Suriye’nin askerî kapasitesinin artmaması üzerine kuruludur. Bu nedenle, Suriye’de merkezî bir güvenlik yapısının inşası, İsrail’in stratejik çizgileriyle doğrudan çatışma hâlindedir. Ancak bu dengeyi sadece İsrail-Suriye çatışması olarak değil, bölgesel güvenlik mimarisi eksikliği olarak görmek gerekir. Suriye’nin egemenlik alanına yapılan müdahalelerin sınırlandırılması ancak bu tür eylemleri caydıracak bölgesel güvenlik düzenlemeleriyle mümkündür. Nitekim İsrail’in İran’a yönelik gerçekleştirdiği saldırılarda da gözlemlendiği üzere bölgedeki bir aktörün uluslararası hukuka aykırı müdahaleleri, istikrarı sağlamak bir yana tüm bölge için güvenlik maliyetlerini arttırıcı bir işlev görmektedir. Bu bağlamda bölgesel aktörlerin söz konusu güvenlik mimarisi içinde yer alması ve sürecin Birleşmiş Milletler (BM) ile küresel güçlerin desteğiyle uluslararası meşruiyet temelinde yürütülmesi elzemdir.
Güç Paylaşımı mı, Güç Tahkimi mi?
Suriye’nin geleceği yalnızca siyasi ve ekonomik bir yeniden yapılanma ile değil aynı zamanda meşru, merkezî ve kapsayıcı bir güvenlik aygıtı ile mümkündür. Ne hükûmetin güvenlik kapasitesi ne Dürziler ne de İsrail bu krizin tek başına müsebbibi değildir. Bunlar sabit değişkenler olarak okunduğunda asıl mesele; Suriye’de hükûmetin merkezî otoritesinin ülke sathına yayılması ancak bunu yaparken etnik ve mezhebi dengeleri göz ardı etmemesi gerekliliğidir.
Sonuç olarak Suriye’de yaşanan son gelişmeler, kriz yönetiminin karmaşık doğasını bir kez daha ortaya koymuştur. Ekonomik toparlanma tek başına yeterli değildir; bunun sürdürülebilir olabilmesi için güvenlik mimarisinin yeniden inşa edilmesi, merkezî devlet kapasitesinin artırılması ve etnik-mezhebi uzlaşıyı sağlayacak mekanizmaların geliştirilmesi gereklidir. Suriye bugün sadece bir devlet olarak değil, bir bölgesel denklem olarak da test edilmektedir. Bu testi geçebilmesi, güvenlik ve ekonomi arasında denge kurabilen hem iç hem de dış aktörlerle uyumlu çalışan bir yönetim mimarisine bağlıdır.