Son 15 yılda Ortadoğu’da yaşanan iç çatışmalar bölge ülkelerine yayılma eğilimi gösterdi ve kazananı olmayan bir bölgesel düzen yarattı. Bu yeni düzenin en önemli özelliklerinden biri merkezî otoritelerin zayıflaması ve silahlı devlet dışı aktörlerin güçlenmesi oldu. Arap Baharı sonrasındaki dönemin başat eğilimi, merkezî otoritelerin yeniden tahkim edilmesi ve bölgesel istikrarsızlığa neden olan silahlı devlet dışı aktörlerin tasfiyesinin önceliklendirilmesidir.
Suriye bu anlamda çok çarpıcı bir örnek oluşturmaktadır. Ülkede yaşanan iç savaş, bölgeye ve hatta küresel sisteme çok ciddi olumsuz yansımalar bıraktı. İç savaş sürecinde Şam yönetiminin zayıflamasıyla paralel olarak dış aktörlerce desteklenen milis yapılanmalar ve güç boşluğundan faydalanan PKK ve el-Kaide terör örgütleri önemli ölçüde zemin kazandı. Suriye’de 2024’ün sonunda Esed rejiminin yıkılmasıyla birlikte bölgesel istikrar adına bir fırsat ortaya çıktı. İsrail istisnası dışında tüm bölge ülkeleri ve küresel sistem Suriye’de bu fırsatı kullanmak adına merkezî otoritenin desteklenmesi yönünde tavır aldı. Devrimin kendisi zaten İran destekli milis yapıların kısa sürede tasfiyesini sağlamıştı. Esed rejimine karşı silahlı mücadele veren muhalif yapılar ise Suriye güvenlik yapılanmasının parçası hâline geldiler. Suriye’de devrim sonrası bu eğilimin istisnası terör örgütü PKK’nın Suriye kolu SDG/YPG yapılanması oldu.
İsrail’in Şam Yönetimini Zayıflatma Stratejisi ve SDG/YPG’nin Bu Boşluktan Faydalanması
Suriyeli sivil ve askerî muhalif yapılar devrimden sonra kısa süre içinde ve nispeten sorunsuz bir şekilde Suriye devletine bağlanmaya başladı. Bu gelişmelere paralel olarak 10 Mart 2025’te yeni Suriye yönetimiyle SDG/YPG arasında mutabakat imzalandı. Bu anlaşmayla SDG/YPG yapılanmasının Suriye devletine entegrasyonu ve bu sürecin 2025’in sonuna kadar tamamlanması öngörüldü. Bu entegrasyon sadece silahlı kanat YPG’nin Suriye Savunma Bakanlığına bağlanmasının ötesinde sivil idarenin, sınır kapılarının ve doğal kaynakların kontrolünün Şam’a bırakılmasını içeriyordu. Ancak zaman içinde tarafların entegrasyon sürecinden farklı anlamlar çıkardığı ortaya çıktı. Suriye yönetimi SDG’nin bütün bileşenlerinin Suriye devletine ön koşulsuz ve bireysel düzeyde katılımını öngörürken SDG ise askerî kanadın örgütsel yapısını koruyarak bir bütün hâlinde Suriye ordusuna katılımını yani Suriye ordusu içinde otonom bir statüye sahip olmayı talep etti. Bu talepler sorumluluk sahası belirli bir coğrafyayı kapsayacak şekilde “devlet içinde devlet” ve “ordu içinde ordu” diyebileceğimiz bir statü talebi anlamına geliyordu. Bu nedenle görüşmelerde ilerleme kaydedilemedi. SDG/YPG bu süreçte zaman kazanarak şartların kendi lehine dönmesini sağlayacak gelişmelerin ortaya çıkmasını beklemeye başladı. Bu noktada SDG/YPG’nin beklediği fırsatı İsrail yarattı.
İsrail, Suriye devriminin birinci gününden itibaren bir taraftan Suriye merkezî otoritesini zayıflattı. Diğer taraftansa Süveyda’da ayrılıkçı Dürzi gruplar ve SDG/YPG gibi merkezkaç kuvvetleri destekleyen bir pozisyon aldı. Zira İsrail, Suriye’de zayıf bir merkezi otorite, merkezden olabildiğince bağımsız hareket eden etnik temelli federal bir yapı tercih ediyor. İsrail bu doğrultuda 8 Aralık devriminden hemen sonra Suriye’nin tüm stratejik askerî altyapısını hedef alan yoğun saldırılar gerçekleştirdi. SDG/YPG’nin beklediği asıl fırsat temmuz ayı içinde gerçekleşti. İsrail Süveyda’da Dürziler ve Bedevi kabileler arasında yaşanan çatışmalara doğrudan müdahil oldu. İsrail ilk olarak hava saldırıları yoluyla olaylara müdahale etmek için Süveyda’ya giden hükûmet güçlerinin şehre girişine engel oldu ve hemen ertesinde Şam’da Başkanlık Sarayı ve Savunma Bakanlığı gibi kritik hedefleri vurdu. Bu müdahale o tarihe kadar merkezî otoritenin güçlenmesi yönünde ilerleyen dinamiklerin tersine dönmesine neden oldu ve SDG/YPG’nin beklediği fırsat ortaya çıktı. Zira İsrail, bu müdahalesiyle Süveyda’da ayrılıkçı bir Dürzi grubun kontrolü altında fiili bir otonom yapı ortaya çıkmasını sağladı. Bu durum SDG/YPG açısından kendi siyasi talepleriyle paralel bir örneğin ortaya çıkması anlamına geliyordu.
İsrail ikinci olarak hamiliğini üstlendiği gruplarla Şam güçleri arasında çıkacak çatışmalara doğrudan müdahil olacağını ortaya koyarak Suriye hükûmetinin hamlelerini kısıtlamayı sağladı. Ancak İsrail’in Suriye’ye müdahalesinin en kritik sonucu ABD’nin Suriye politikasını etkilemesi oldu. O tarihe kadar Suriye’de üniter yapı vurgusu yapan ABD’li yetkililer “federalizm ile benzer özellikler taşıyan bir yapının da olabileceğini” ifade etmeye başladılar. Tüm bu gelişmeler SDG/YPG’nin Şam ile müzakerelerde maksimalist talepleri konusundaki katı tutumunu korumasını ve ilerleme sağlanamamasını beraberinde getirdi. SDG/YPG ağustos ayı içinde Haseke’de bir konferans organize etti ve burada ” ademimerkeziyetçi bir devlet modeli ve etnik, dinî ve kültürel çoğulculuğu güvence altına alan yeni bir anayasa talebi” gündeme geldi. İsrail’in desteklediği ayrılıkçı Dürzi lider Hikmet el-Hecri de bu konferansa çevrim içi olarak katıldı. Şam yönetimi bu konferansta alınan kararları “ulusal birliğe aykırı” olarak nitelendirerek SDG/YPG ile Paris’te gerçekleşmesi planlanan görüşmelerden çekildiğini açıkladı.
ABD’nin Suriye’deki Pozisyonu
Bu süreçte ABD’nin taraflar arasında ara buluculuk çabaları hız kazandı. ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ve Suriye’de SDG adını kullanan PKK/YPG elebaşılarından Mazlum Abdi ile görüşmeler gerçekleştirdi. ABD’nin rolü açısından en kritik gelişme ise Şara’nın kasım ayı ortasında gerçekleştirdiği Vaşington ziyareti ve ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmesi oldu. Ziyaret sonrasında herhangi bir açıklama yapılmasa da görüşmelerde SDG/YPG konusunun gündeme gelmiş olması kaçınılmazdı. ABD bu görüşmelerde elindeki en güçlü koz olan Suriye’ye dönük yaptırımları kaldırmayı gündeme getirdi.
Şara’nın ABD ziyaretinden çıkan diğer bir sonuç Suriye’nin DEAŞ’a karşı koalisyona katılımı oldu. Esasen ABD-Suriye ilişkisinde atılan bu kritik adımlarla birlikte ABD’nin Suriye’deki tek muhatabı SDG/YPG olmaktan çıkmıştı. Bu durum ilk aşamada Suriye’de merkezî otoritenin güçleneceği yönünde bir algı yaratabilir. Zira ABD artık sadece SDG/YPG’nin beklentilerini dikkate alan tek taraflı bir yaklaşımdan ziyade Şam’ın önceliklerini de hesaba katan daha dengeli bir yaklaşım geliştirebilir. Ancak bu noktada kritik sorular şunlardır: “ABD’nin Suriye ile gelişen ilişkileri Şam-SDG dengesinde ibrenin zamanla Şam’a dönmesine mi neden olacak? Yoksa ABD, ekonomik yaptırımlar ve uluslararası meşruiyet sağlama kozlarıyla Şam yönetimi üzerinde elde ettiği etki gücünü SDG/YPG’nin federal taleplerini kabul etmesi için baskı unsuru olarak mı kullanacak?”
Şara’nın ABD ziyaretinden kısa süre sonra Mazlum Abdi, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne (IKBY) bağlı Duhok’ta bir konferansa katıldı. Abdi burada yaptığı konuşmada “Esed dönemindeki merkezî yönetime geri dönüşe izin vermeyeceklerini; Suriye’de tüm bileşenlerin merkezî olmayan bir yapı çerçevesinde kendi kendini yönetmesi gerektiğini” açıkladı. Bu ifadeler SDG/YPG’nin Suriye devletine entegrasyon konusundaki pozisyonunun değişmemiş olduğunu ortaya koydu.
Suriye’nin Merkezileşmesinde Türkiye’nin Çabaları ve Dış Aktörlerin Rolü
Ortadoğu ve Suriye’deki merkezileşme eğilimi düşünüldüğünde SDG/YPG olağan dışı bir örnek olarak hâlen merkeze bağlanmaya direnç göstermektedir. Bunun temel nedeni ise dış faktörlerdir. Suriye’de devrim sonrasında yeni yönetimin birçok iç meydan okumayla karşı karşıya olduğu biliniyordu. Ancak Şara yönetimi açısından bunlar yönetilebilir risklerdi. Suriye’de esas tehlike içeride var olan çelişkilerin dış desteklerle bütünleşmesi oldu. SDG/YPG meselesinde İsrail’in müdahalesi ve buna bağlı olarak ABD’nin politikasında gözlemlenen değişim Şam açısından riski yönetilemez hâle getirdi. Ancak bu meselenin çözümünde dikkate alınması gereken tek dış aktör İsrail değil. Burada belki daha belirleyici olacak olan Türkiye’nin rolüdür. Türkiye Suriye’de olumlu ilerleyen sürecin riske edilmemesi adına sorunun siyasi yollarla çözümünü desteklemektedir. Bu açıdan ABD ve Suriye nezdindeki diplomatik çabalarını sürdürmektedir. Ancak SDG/YPG’nin maksimalist taleplerinden geri adım atması için ABD’nin baskısı ya da örgüte dönük bazı zorlayıcı tedbirler alınması gerekmektedir.
ABD açısından bakıldığında Suriye ile yakın ilişkiler; Rusya ve Çin ile rekabet, DEAŞ ile mücadele, İran etkisinin sınırlandırılması gibi birçok açıdan stratejik faydalar sağlayabilir. Normal şartlarda ABD’nin uzun vadeli faydalar yerine DEAŞ ile mücadele üzerinden şekillenen geçici bir çıkara odaklanması mantıklı gözükmemektedir. Hatta DEAŞ ile mücadele bağlamında değerlendirildiğinde, Suriye’nin daha yüksek kapasiteye sahip olmasının yanı sıra meşru bir aktör olarak daha uygun bir ortak niteliği taşıdığı görülmektedir. Eğer mesele gerçekten DEAŞ ile mücadele ise Suriye’de devlet kapasitesinin yeniden inşası gerekli. Farklı idari ve askerî yapıların kendi bölgelerinde özerk davranması Suriye’nin genel yönetilebilirliğini zayıflatmaktadır.
Ayrıca Irak ve Lübnan örneklerinde görüldüğü üzere zayıf bir merkezî otorite dış müdahalelere açık bir ortam yaratmakta ve bu da ülkede güç boşlukları yaratarak terör örgütlerinin zemin kazanmasına neden olmaktadır. DEAŞ, taktiksel esnekliği ve hücre tipi yapılanması nedeniyle parçalı yönetimlerden faydalanabilen bir örgüt. Merkezî bir komuta yapısı ise istihbarat paylaşımı ve operasyonel koordinasyonun güçlenmesini sağlayacaktır. Ayrıca Suriye genelinde tek bir otoritenin varlığı sınır geçişleri ve örgütün lojistik hareketliliğinin daha sıkı kontrol edilmesine imkân tanıyacaktır. Son olarak Suriye’de terörü besleyen sosyoekonomik koşulların ortadan kaldırılması için de merkezî yönetimin desteklenmesi gerekmektedir. Ancak bu şekilde ülkede ekonominin canlanması, hizmetlerin verimli bir şekilde sunulması sağlanabilecektir. Tüm bu hususlara rağmen ABD’nin ademimerkeziyetçi bir yapı konusundaki ısrarı, meselenin yalnızca DEAŞ ile mücadeleyle sınırlı olmadığı yönündeki kuşkuları artıracaktır.
Bu görüş yazısı 27 Kasım 2025 tarihinde Anadolu Ajansı web sitesinde “Suriye’de merkezi yönetim arayışı: Zorluklar ve fırsatlar” başlığıyla yayımlanmıştır.