Şarm el-Şeyh Barış Zirvesi sonrasında Gazze’de çatışmaya dönülmesi adına alan giderek daralmaktadır. Ancak anlaşma maddelerinin uygulanmasına dair muğlaklıklar ile sürecin Trump’ın ısrarına yüksek düzeyde bağımlı olması önümüzdeki döneme dair itidalli bir iyimserlik senaryosu ortaya koymaktadır.
2025 yılının mayıs ayı itibarıyla yaşanan derin insani krizin etkisiyle Gazze’deki savaşın meşruiyeti açısından İsrail’in kamu diplomasisinin etkisinin giderek zayıfladığı bir döneme girilmiştir. Buna karşılık İsrail, 2023-2025 yılları arasında özellikle ABD’nin yoğun desteğiyle BM ve diğer uluslararası platformlarda marjinalize olmadan dikkatleri 7 Ekim Saldırısı ve rehinelerin üzerinde tutmaya çalışmıştır.
Mayıs ayında Gideon’un Arabaları Harekatı’nın başlaması ve insani yardımların şehre girişinin engellenmesi bu konuda önemli bir kırılmaya neden olmuştur. Gazze’den gelen açlık görüntüleri, savaşı dünya kamuoyu gündeminin merkezine oturturken İsrail, yürüttüğü harekâtı şiddetini artırarak devam ettirmiştir. Dahası Gazze’nin yanı sıra Batı Şeria, Suriye, Lübnan’ın güneyi ve Yemen’e kadar geniş bir sahada saldırılarını sürdürmüştür. Avrupa başta olmak üzere birçok Batılı ülkenin Filistin’i tanıma yönündeki açıklamaları ve diplomatik girişimlerin ivme kazanması neticesinde İsrail, diplomatik açıdan yalnızlaşmıştır. Bu durum İsrail’e koşulsuz destek sunan ABD’nin de bölgesel ve küresel ölçekte artan eleştirilere maruz kalmasına yol açmıştır. Bu aşamadan sonra Gazze’deki insani krizin yükü İsrail adına taşınamaz bir noktaya gelmiş ve İsrail hükûmeti savaşı ivedilikle bitirmek adına kapsamlı bir harekât yürütmesi için orduya baskı uygulamıştır. Bu durum insani krizi daha da derinleştirmiş, derinleşen insani kriz ise İsrail üzerindeki uluslararası baskıyı artırmıştır. Sonuç olarak bu süreç İsrail açısından ciddi bir kısır döngü hâlini almıştır.
İsrail, 9 Eylül 2025’te, 2023 yılından itibaren görüşmelere aracılık eden Katar’ın başkenti Doha’da Hamas’ın müzakere heyetini hedef alarak sürece büyük bir darbe vurmuştur. Bu saldırı, ABD-Körfez güvenlik ilişkileri adına da çok ciddi sorunlara neden olmuştur. Saldırı sonrasında Suudi Arabistan’ın Pakistan ile savunma ve güvenlik anlaşması imzalaması, bölgesel güvenlik ittifak dengesi ve ABD’nin pozisyonu adına önemli bir kırılma teşkil etmiştir. Bu saldırıya kadar Gazze meselesine görece duyarsız yaklaşan ve İsrail’in taviz vermesi yönünde belirgin bir baskı kurmaktan kaçınan Trump, 29 Eylül’de Binyamin Netanyahu ile yaptığı görüşmede 20 Maddelik bir plan açıklamıştır. Planın uygulanmasında Amerikan tarafı, Hamas’ın planı kabul etmemesi durumunda İsrail’in harekâtına tam destek vereceğini çeşitli vesilelerle açıklamıştır.
20 Maddelik Trump Planı’ndan Ateşkes Anlaşmasına
Trump’ın 20 maddelik barış planı, uygulamaya dair hâlen mevcut olan bazı belirsizliklerle beraber hem ateşkesin çerçevesi hem de savaş sonrası Gazze’nin yönetimine dair bugüne kadar ortaya atılan en kapsamlı plan olma özelliğini taşımaktadır. Ancak İsrail’in, geçmişte imzalanan iki ateşkesi de rehinelerin bir kısmını aldıktan sonra bozması, bu anlaşma kapsamındaki muğlaklıklardan da istifade ederek benzer bir hamleyi tekrar etmesi ihtimaline dair tedirginliklere neden olmaktadır. Nitekim anlaşmada yer alan Filistin Otoritesi’nin reformu, Gazze’nin silahsızlandırılması, Gazze halkının deradikalizasyonu, Hamas’ın ve diğer grupların Gazze yönetiminde hiçbir şekilde bulunmaması gibi ifadeler, gün geldiğinde bunların gerçekleşip gerçekleşmediğine dair objektif bir algının oluşmasını sorunlu kılmakta ve manipülatif müdahalelere alan açma potansiyeli taşımaktadır. Dahası İsrail’in çekilmesi doğrudan ve dolaylı olarak bu meselelere endekslenmiş görünmektedir. En önemli meselelerden biri Gazze yönetiminin “apolitik ve teknokrat Filistinlilerin de dâhil olduğu” bir teknokrat yapıya devredilmesini öngörmektedir. Ayrıca şehrin idaresi ve anlaşma sürecinin uygulanmasının “Barış Masası” adı verilen bir mekanizma tarafından gözlemlenmesi; bu yapının başkanlığını Donald Trump’ın üstlenmesi ve Tony Blair gibi isimlerin de bu yapıda yer alması planlanmaktadır. Ancak bu geçiş sürecinin takvimi, silahsızlanmanın nasıl ve hangi silahları kapsayacağı, tamamen silahsızlanmanın nasıl tarif edildiği, çekilmeye dair detaylar, ateşkes ve sonrasındaki süreçlere dair soru işaretleri doğurmakta meselenin Trump’ın ısrarına ve bölge ülkelerinin baskısına mahkûm etmektedir. Öte yandan Gazzeli grupların yönetimden tamamen çekilmesinin veya yeni bir güvenlik mimarisinden bunların tamamen soyutlanmasının pratik bir yolunun da olmadığı değerlendirilmektedir. Keza Hamas tıpkı diğer gruplar gibi Gazzelilerden müteşekkil bir yapıdır. Yeni kurulacak hem sivil hem de askerî mekanizmalardan bu grupların veya bu gruplarla ilişkili kişilerin tam olarak ayıklanmasının mümkün görünmediği değerlendirilmektedir ki İsrail de bunun gayet farkındadır.
İsrail Hükûmetinde Söylem Değişikliği ve Anlamı
Rehinelerin dönüşü sonrasında Netanyahu’nun iki seçeneği bulunmaktadır. Bunlardan ilki taslaktaki muğlaklıklardan istifade ederek bahaneler üretmesi, bu şekilde çatışmaya tekrar dönmesi ve Gazze’nin tümünü işgal edene kadar (kesin zafer) savaşı sürdürmesidir. Özellikle rehinelerin de dönüşü, seçime gidilirken koalisyonun manevra alanını genişletecektir. İkinci seçenek ise hâlihazırda hükûmetin stratejisinin odağını oluşturan ve söz konusu anlaşmanın İsrail için en olumlu senaryo şeklinde halk nezdinde algının oturması adına gösterilen çabadır. Keza 7 Ekim saldırısından sonra gerçekleşen görüşme süreçleri ve anlaşmalarda “geri çekilme ve kalıcı ateşkes maddeleri” yer almasına rağmen Netanyahu’nun bunları açıkça baltalayacak açıklamalar yapması adeta bir gelenek hâline gelmişti. Özellikle İbranice basına yapılan ve anlaşma maddeleri ile çelişen; savaşın durmayacağı, Hamas’ın ve diğer grupların yok edileceğine yönelik açıklamalar süreçleri birçok kez durdurmuş anlaşmaz taraf olarak sürekli Hamas gösterilmişti. Mevcut anlaşma sonrası süreçte ise hükûmet tarafından “rehinelerin alınacak olmasıyla savaşın amaçlarının tamamına ulaşıldığı, bunda Gazze’de uygulanan stratejinin ve gruplar üzerinde uygulanan maksimum baskının etkili olduğu” yönünde yoğun bir iletişim stratejisi izlediği gözlemlenmektedir.
Trump’ın İki yönlü Stratejisi: Netanyahu’ya Baskı ve Siyasi Destek
Mevcut süreci diğerlerinden farklı kılan iki anahtar olduğu değerlendirilmektedir. Bunlardan ilki Donald Trump’ın Netanyahu üzerindeki baskısı, ikincisi ise Hamas’ın endişelerini gidermek üzere Türkiye’nin de görüşmelere dâhil olarak süreci kolaylaştırmasıdır. 10-11 Ekim 2025 tarihlerinde İsrail, anlaşmanın ilk aşamasında belirlenen sarı hattın oldukça ötesine geçtiği iddiaları eşliğinde çekilme sürecini tamamlamış; bu gelişme, anlaşma sürecinin sürdürülebilirliğine yönelik temkinli bir iyimserlik yaratmıştır.
Netanyahu’nun anlaşmayı tabanına anlatmaması durumunda ise müteakip aşamalarında, taslak maddelerdeki mevcut boşluklar risk teşkil etmektedir. Bu noktada Trump’ın, Netanyahu’ya yaptığı baskının yanı sıra belirli bir teklif seti öne sürmüş olması muhtemeldir. Bu bağlamda başbakanın ikna edilmesi ve ateşkese bağlı kalması adına büyük olasılıkla yaklaşan İsrail seçimlerinde kendisine siyasi kazanım sağlayabilecek bazı destekler alacaktır. Zira önümüzdeki süreçte Netanyahu, 7 Ekim zafiyeti nedeniyle muhalefet tarafından yoğun bir şekilde tenkit edilecektir ki bu kendisinin yoğun bir şekilde uğrayacağı suçlamaların muhtemelen yüzde ellisini teşkil edecektir. İsrail’in güvenliği ile doğrudan alakalı bir mesele olması itibarıyla ABD ve Trump’la ilişkilerin durumuna yönelik İsrail halkında bulunan hassasiyet, seçimlerde Netanyahu açısından bir kaldıraç olacaktır. Nitekim Trump daha önce de Netanyahu’nun davalarıyla ilgili İsrail’de yargıya çağrıda bulunmuş, 13 Ekim 2025’te, rehinelerin döndüğü gün Knesset’te yaptığı konuşmada da Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’dan Netanyahu’yu affetmesini istemiştir. Bunun diğer ayağı ise İbrahim Anlaşmalarının genişletilmesi yönündeki çabalar olacaktır. Bu şekilde İsrail’in, bölgedeki imajı ve algısının düzeltilmesine ve güvenliğinin konsolide edilmesine çabalanması, bunun da doğrudan Netanyahu’nun imajını desteklemesi adına araçsallaştırılması ihtimal dâhilindedir.
Trump’ın desteğine muhtaç diğer olasılık ise artan bir şekilde Filistin Devleti’nin tanınmasına karşı pozisyonun ve uluslararası platformlardaki desteğin devamlılığını araçsallaştırarak Netanyahu’ya seçim sürecinde alan açılması olacaktır. Öte yandan bunların, maliyet-çıkar dengesinde Trump ve ABD için ciddi bir yük olacağı değerlendirilebilir. Bu bağlamda tıpkı ateşkesin devamlılığı ve sürecin tamamlanması adına Trump’ın ısrarının şart olduğu gibi burada da benzer bir ısrarın sürdürülmesinin elzem olduğu ifade edilebilir. Ancak ABD’nin bölgesel çıkarları ile Gazze’deki insani krizin neden olduğu uluslararası tepkilerin dizginlenmesine yönelik artan ihtiyaç, Trump’ın ateşkesi konsolide etmeye yönelik agresif ve ivedi hamleleriyle beraber bu pencerenin giderek daralmasına yol açmaktadır. Keza Trump, 13 Ekim 2025 tarihinde, İsrail’de yaptığı açıklamada da “savaşa dönüşün olmayacağını, herkesin bundan yorulduğunu” ifade etmiştir. Bu bağlamda Türkiye ve bölge ülkelerinin de sürece desteği anahtar bir konumda kalmaya devam edecektir.
Sonuç
Trump’ın 20 Maddelik Planı ve ateşkesin devamı, anlaşma maddelerindeki muğlaklıkların yanı sıra mevcut iç siyasi tablo ve İsrail’in geçmişteki ateşkes ihlalleri dikkate alındığında kırılgan bir doğaya sahiptir. Bu şartlarda ateşkesin devamlılığı büyük ölçüde Trump’ın kişisel ısrarına, Netanyahu’nun seçime gidilen atmosferde izleyeceği kamuoyu tepkilerine ve bölge ülkelerinin sürece katkısına bağlı görünmektedir.
Gazze’nin silahsızlandırılması, yönetimin devri ve güvenlik garantileri gibi kritik başlıklar, sahadaki gerçeklikler göz önüne alındığında uygulaması güç olduğundan ara bulucuların desteğiyle geliştirilecek ara çözümler hayati önem taşımaktadır. Türkiye’nin de sürece dâhil olması, ateşkesin sürdürülebilirliği için yeni bir diplomatik zemin sunmaktadır. Sonuç itibarıyla, mevcut süreç “yönetilebilir bir istikrar” hedefiyle ilerlemektedir. Fakat kalıcı barışın sağlanması yalnızca İsrail’in güvenlik kaygılarını değil Filistin halkının siyasi temsiliyet ve insani beklentilerini de dengeleyen bir uzlaşıyı zorunlu kılmaktadır. Şarm el-Şeyh Barış Zirvesi, bu yönde umut verici bir diplomatik başlangıç olarak değerlendirilebilir. Ancak tarafların asimetrik taleplerini dengeleyen bir çerçeve oluşturulmadığı sürece, bölgedeki barış arayışına dair sorunlar sürecektir. Bu şartlar altında Trump’ın ateşkese dair kararlılığı ve bölgesel desteğin devamı, sürecin geleceği açısından belirleyici olmaya devam edecektir.