2020 sonrası Ortadoğu’da yaşanan diplomatik yeniden hizalanmalar, Türkiye-Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ilişkilerini de rekabet odaklı bir düzlemden daha pragmatik ve çok katmanlı bir zemine taşıdı. Bu dönemde Ankara ile Abu Dabi arasındaki yakınlaşmanın en görünür taşıyıcısı ekonomik iş birliği olsa da ilişkilerin anlamını ve sınırlarını belirleyen asıl çerçeve “bölgesel güvenlik mimarisinin nasıl şekilleneceği” tartışmasıdır.
Türkiye, son yıllarda Ortadoğu güvenlik mimarisinde başat bir rol oynamak -en azından kurucu/dengeleyici aktörlerden biri olarak konumlanmak- isteyen bir çizgi izlerken, BAE ise hem kendi güvenlik endişeleri hem de İsrail’le geliştirdiği yeni ortaklıklar üzerinden bölgesel düzendeki profilini yükseltmeye çalışıyor. Bu bağlamda Türkiye-BAE ilişkileri, bir “stratejik ittifak”tan çok, çıkarların kesiştiği alanlarda kurumsallaşan, ancak bazı güvenlik dosyalarında yapısal gerilimler nedeniyle temkinli ilerleyen bir denge siyaseti olarak tanımlanabilir.
BAE-Türkiye Yakınlaşmasını İtici Gücü Olarak Ekonomik Rasyonalite
Türkiye-BAE ilişkilerinde 2020 sonrasında öne çıkan eğilim, karşılıklı “risk azaltma” (de-escalation) arayışının ekonomik rasyonaliteyle birleşmesidir. Türkiye açısından Körfez sermayesi, yatırım kanalları, finansal iş birliği ve ticaretin genişletilmesi, BAE açısından ise Türkiye gibi büyük bir pazarla ilişkileri stabilize etme, tedarik zincirleri ve lojistik ağlarında çeşitlenme, enerji/altyapı/teknoloji alanlarında ortaklıklar kurma gibi amaçlar önemli bir motivasyon kaynağıdır. Bu ekonomik yakınlaşma, iki ülkenin ilişkilerini daha öngörülebilir hale getirirken aynı zamanda siyasi gerilimleri yönetilebilir kılan bir zemin işlevi görüyor.
İki ülke arasındaki ilişkilerde ekonomik rasyonalitenin en temel göstergelerinden biri karşılıklı ticaret hacmidir. BAE, Körfez bölgesinde Türkiye’nin en önemli ticari ortağı konumunda bulunurken, 20 milyar dolara ulaşan ticaret hacmiyle Türkiye’nin en büyük ticaret ortaklarından biri olarak ön plana çıkıyor. Abu Dabi’nin bölgede Türkiye ile geleneksel olarak iyi ilişkilere sahip olan Katar ve Kuveyt gibi aktörleri ekonomi alanında geride bırakarak bu denli yüksek bir ticaret hacmine ulaşmasında, Dubai’nin uzun yıllardır kendisini bölgesel ticaretin merkezi olarak konumlandırma stratejisi kritik bir rol oynuyor.
BAE’nin ekonomik rasyonalitesi tam da bu noktada stratejik bir boyut kazanıyor. 2010’lu yılların ortalarından itibaren Suudi Arabistan ile ekonomi alanında derinleşen rekabet, BAE için Türkiye’yi vazgeçilmez bir ortak haline getirmiş durumda. Muhammed bin Selman’ın fiili liderliğindeki Suudi Arabistan, ekonomisini petrole bağımlılıktan kurtarmayı ve dinamik bir ekonomik altyapı inşa etmeyi hedeflerken, BAE’yi bu süreçteki en büyük rakibi olarak konumlandırmıştı. Riyad’ın, BAE’nin bölgesel ekonomik kaynaklardan ve ticaretten aldığı paya ortak olma çabası, BAE’yi kendi ekonomik mevzilerini korumak adına Türkiye ile olan ticari ilişkilerine çok daha fazla ağırlık vermeye sevk ediyor.
Bununla birlikte, iki ülke arasında artan ekonomik yoğunluğun siyasal açıdan sürdürülebilir hale gelebilmesi için güvenlik alanında asgari bir mutabakatın sağlanması gerekiyor. Karşılıklı yakınlaşmanın kalıcı olabilmesi, artık yalnızca ekonomik rasyonaliteye dayalı bir iş birliğini değil, bunun ötesine geçen stratejik ve güvenlik temelli bir uzlaşıyı zorunlu kılıyor. Aksi takdirde, bölgesel güvenliğe ilişkin kritik bir meselede tarafların karşı karşıya gelmesi, bugüne kadar inşa edilen ekonomik kazanımları ve karşılıklı çıkarları ciddi biçimde tehdit edebilir. Dolayısıyla ekonomik ilişkilerin korunması ve derinleştirilmesi, bölgesel güvenlik alanında en azından temel bir anlayış birliğinin tesis edilmesine bağlı.
Türkiye’nin Bölge Güvenlik Mimarisinde Kurucu/Dengeleyici Aktör Olma İddiası
Türkiye’nin son dönemde Ortadoğu güvenlik mimarisinde üstlenmek istediği rol, krizlere tepki veren bir aktör olmanın ötesine geçerek, krizlerin yönetildiği diplomatik ve kurumsal süreçlerde “vazgeçilmez” bir taraf haline gelmektir. Hatta Türkiye, bunu da aşarak son dönemde bölgede kolektif güvenliği kuramsallaştırmaya yönelik de birtakım çabalar sergiliyor. Türkiye’nin sahip olduğu derin askeri tecrübe ve ileri savunma yetenekleri, bu stratejik iddiayı somut bir güç unsuruyla destekliyor. Özellikle İsrail’in 7 Ekim sonrası bölge geneline yaydığı revizyonist askeri müdahaleleri ve ABD-İran gerilimi bağlamında ABD’nin Körfez’e yaptığı askeri yığınaklar, bölge aktörlerini ciddi bir güvensizlik iklimine sürüklüyor.
Bu süreçte, ABD’nin fiili güvenlik garantilerinin işlevini yitirmesi ve bölge ülkelerinin mevcut askeri kapasitelerinin öz güvenliklerini sağlama noktasındaki yetersizliği, Türkiye’nin bölgesel bir dengeleyici olarak öne çıkmasını sağlıyor. İsrail’in operasyonlarını İran’a kadar genişletmesiyle derinleşen tehdit algısı, bölge ülkelerini kendi kapasitelerini aşan güvenlik sorunları karşısında Türkiye ile stratejik iş birliğine yönelten bir faktör. Yakın zamanda Suudi Arabistan ve Mısır ile gerçekleştirilen üst düzey temaslar, Türkiye’nin askeri ve diplomatik ağırlığının bölge güvenliği için ne denli kritik olduğunun teyidi niteliğinde. Sonuç olarak, bazı bölgesel ve küresel aktörlerin istikrarsızlaştırıcı politikaları, Türkiye’nin askeri yetkinliğiyle tahkim edilmiş “vazgeçilmez aktör” rolü için uygun bir zemin oluşturmuş durumda. Bu çerçevede Türkiye, “Ortadoğu’da güvenlik mimarisi kurulacaksa Türkiyesiz kurulamaz” fikrini pekiştirmek istiyor.
BAE’nin Bölge Güvenlik Mimarisinde Düğüm Aktör Pozisyonu
Bölge güvenlik mimarisinde Türkiye’nin etkin konumuna rağmen, son dönemde BAE ile İsrail politikaları arasındaki paralellik, kapsayıcı ve dengeli bir güvenlik düzeninin oluşumunu zayıflatan bir işlev görüyor. BAE’nin Sudan, Yemen, Somali ve genel olarak Afrika Boynuzu’nda İsrail’le eşgüdümlü ilerleyen dış ve güvenlik politikası, bölge içi rekabeti keskinleştirerek yeni bir güvensizlik dalgasını besleyen bir sonuç üretiyor. Bu yaklaşım, güvenlik tehditlerini ortak bir çerçevede yönetmek yerine, parçalı ve bloklaşmış bir jeopolitik zemini derinleştiriyor.
Öte yandan, Afrika Boynuzu ve Suudi Arabistan’ın güneyindeki istikrarsızlıkların artması, Mısır ve Suudi Arabistan gibi bölgenin pivot ülkelerinin stratejik dikkatini Levant merkezli krizlerden uzaklaştırıyor. Kahire ve Riyad’ın kaynak ve diplomatik enerjilerini bu çevre havzalara yöneltmesi, Levant bölgesinde İsrail’i görece rahatlatan bir sonuç doğuruyor. Böylece İsrail’in bölgesel askeri ve siyasi manevra alanı genişlerken, bölgesel aktörlerin İsrail’in ABD ile birlikte yürüttüğü politikaların doğurduğu yapısal güvenlik sorunlarına odaklanması zorlaşıyor. Sonuç olarak, BAE-İsrail ekseninde şekillenen bu paralel güvenlik yaklaşımı, bölgesel tehdit algısını dağıtarak Ortadoğu’da gerçek ve merkezi güvenlik sorunlarına karşı ortak bir duruş geliştirilmesini güçleştiriyor. Bu durum, BAE’yi kapsamlı bir bölge güvenlik mimarisi yapılanma sürecini tıkayan düğüm aktör pozisyonuna taşıyor.
Bu çerçevede, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yakın zamanda planladığı ancak BAE Devlet Başkanı Muhammed bin Zayed’in sağlık durumu nedeniyle ileri bir tarihe ertelenen ziyareti stratejik açıdan kritik bir öneme sahipti. Ekonomi alanında yakalanan güçlü ivmenin, bu ziyaret vesilesiyle bölgesel güvenlik alanında sağlanacak bir mutabakatla taçlandırılması bekleniyordu.
Böylesi bir uzlaşının hayata geçmesi durumunda, BAE’nin İsrail eksenli politikalardan kademeli olarak uzaklaşması ve bu sayede bölgesel rekabetteki tansiyonun düşürülmesi hedefleniyordu. Bu diplomatik hamleyle, başta Afrika Boynuzu ve Suudi Arabistan’ın güneyi olmak üzere, BAE’nin kapsamlı bir bölgesel güvenlik mimarisinin inşasını zorlaştıran girişimlerinin dengelenmesi ve tarafların ortak bir güvenlik zemininde buluşması öngörülmekteydi. Sonuç olarak bu ziyaret, ekonomik rasyonaliteyi kalıcı bir siyasal ve askeri istikrara dönüştürme potansiyeli taşıyan en önemli eşiklerden biri olarak değerlendirilmektedir.
2020 sonrası Türkiye-BAE ilişkileri, yüzeysel bir normalleşmenin ötesinde, Ortadoğu’nun yeniden şekillenen güvenlik ve ekonomi eksenlerinde stratejik bir anlam taşımaktadır. Ekonomik rasyonalite üzerine inşa edilen bu yakınlaşma, bölgesel güvenlik alanında kalıcı bir mutabakatla desteklenmediği sürece kırılgan olmaya mahkûmdur. Türkiye’nin askeri yetkinliği ve diplomatik ağırlığı, bölge güvenlik mimarisinde kurucu bir aktör olma iddiasını güçlendirirken, BAE’nin İsrail eksenli politikaları bu mimarinin inşasını yapısal olarak zorlaştırıyor.
Bu tablonun aşılabilmesi için somut politika adımlarına ihtiyaç duyulmaktadır. Türkiye açısından öncelikli hedef, ikili ekonomik ilişkileri güvenlik diyaloğuyla kurumsallaştırmak ve BAE’yi İsrail-ABD ekseninden diplomatik araçlarla uzaklaştıracak teşvik mekanizmaları geliştirmek olmalıdır. BAE için ise İsrail’le paralel yürütülen Afrika Boynuzu ve Suudi Arabistan’ın güneyindeki politikalarının bölgesel meşruiyetini aşındırdığı gerçeğiyle yüzleşmek ve Türkiye öncülüğünde şekillenebilecek kolektif güvenlik çerçevelerine dahil olmak stratejik bir zorunluluk haline gelmektedir.
Mısır ve Suudi Arabistan gibi bölgesel güçler açısından ise çevre havzalardaki istikrarsızlıkların Levant merkezli tehditleri perdelediği göz önünde bulundurularak stratejik önceliklerin yeniden dengelenmesi gerekmektedir. Bölge güvenlik mimarisinin gerçek anlamda işlevsel olabilmesi, ancak tüm bu aktörlerin ortak tehdit algısı etrafında kapsayıcı bir güvenlik diyaloğunda buluşmasıyla mümkün olacaktır.