Dr. Barış Çağlar, Uluslararası Güvenlik Uzmanı, [email protected]
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın yayınladığı son İran raporu, İran’ın askeri anlamda nükleer bir güç olacağı endişesini ve İsrail’in İran’ın nükleer tesislerini vurabileceği endişesini artırdı. Rapor İran’ın nükleer silah yapmak istediğine ve nükleer silah yapımına yönelik deneylere işaret ediyor. Rapor ayrıca Amerika, Fransa, Britanya ve Kanada’nın İran’a karşı yeni yaptırımlar açıklamasına vesile teşkil etti.[1] Bu yaptırımlar İran’ın şüphelenilen nükleer silah edinme çabalarını durdurmak amacını taşıyor. İran Endüstri Bakanı Ghazanfari’yse yaptırımlar konusunda yaptırımların bir kaybet-kaybet oyunu olduğunu, tüm tarafların kaybedeceğini belirterek, ‘bizim petrol projelerimize yatırım yapmazlarsa, çekici bir marketi kaybederler’ dedi.[2] İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi ise Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın tutumu değiştirmesi halinde işbirliğini artırmaya hazır olduklarını belirtti.[3]
Tüm dünyada gazeteler konuyu ele aldılar ve çeşitli yorumlar ve analizler yapıldı. Hatta o kadar ki, İsrail demokrasisi ve medyası İsrail İran’ın nükleer tesislerini vurmalı mı sorusunu tartışmaya açtı ve bir anket dahi yapıldı: katılan İsraillilerin yüzde kırk biri saldırıdan yanayken, yüzde otuz dokuzu saldırıya karşıydı.[4]Fakat İsrail’in olası saldırısı ya da belli bir devletin çıkarları açısından durumun analizleri dışında, nükleer bir İran’ın uluslararası sistem ve güvenlik için önemi nedir sorusu tartışılmadı. Dolayısıyla, bu yazı herhangi bir devletin çıkarları açısından değil, genel olarak uluslararası güvenliğe yansımaları açısından konuyu ele alıyor.
Ortadoğu İçin Tehlikeli Gelişmeler
İran’ın nükleer silahlara sahip olmasının bir uluslararası güvenlik endişesi olmasının sebebi nedir? Diğer bir deyişle, nükleer bir İran’ın herhangi bir ülkenin çıkarlarından bağımsız olarak uluslararası sisteme genel yansıması, tüm aktörlerin/devletlerin güvenliğine toplu etkisi nedir? Böyle bir durumda bölgesel ve küresel güvenlik ortamı nasıl olur? Değer yargısı koymaksızın bir tahlilde bulunulduğunda, teknik olarak şu net bir şekilde ifade edilebilir: nükleer bir İran Ortadoğu gibi sıcak bir bölgeyi, tüm devletler için çok daha tehlikeli bir yer haline getirecektir. Bunun başlıca sebebiyse, askeri nükleer kapasiteye sahip olacak bir İran’ın bölgedeki diğer devletleri de benzer arayışlara iteceğidir. Bölgede nükleer çoğalma baş gösterecek ve diğer devletler de nükleer silah edinmeye çalışacaklardır. Hiç kimse ileride Suudi Arabistan, Suriye, Mısır ya da Türkiye’nin benzer şekilde silahlanmayacağından emin olamayacaktır.[5] En azından, bir nükleer silah yarışı ihtimalinin ortaya çıkacağı ve bölge devletlerinin askeri nükleer kapasite edinmeyi tekrar tekrar düşünmeye başlayacağını belirtmek doğru olacaktır.
Suriye ve İran arasındaki adı konulmamış ittifak düşünüldüğünde, ileride askeri anlamda nükleer bir güç haline gelebilecek bir İran’ın bu kapasitesini Suriye’yle paylaşma ihtimali göz ardı edilemez. Bu şartlar altında, çok oyunculu nükleer bir senaryo karşımıza çıkıyor. Birçok nükleer devletin aynı ayna stratejik planlar yaptığı, stratejik hesap yanlışlarının olasılık olarak artacağı, nükleer kazaların ve istihbarat sorunsalının devreye gireceği ve durumun kolaylıkla kızışabileceği bir ortam. Çok oyunculu bir senaryoda nükleer denge ve istikrarı sağlamak çok zor olacaktır ve bu da bölge devletlerinin tehlikeli bir şekilde karşı karşıya gelmelerine neden olacaktır. İşte bu nedenlerle, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın raporu kaygı vericidir.
Jeopolitik denge sağlamak endişesiyle, İran örneğini takip ederek ileride nükleer silahlanmaya gidebilecek Ortadoğu ülkeleri arasında savaşı önlemeye yönelik bir ‘nükleer denge’ sağlamak ihtimali zayıf görünmektedir. Diğer bir ifadeyle, eğer Ortadoğu’da birkaç ya da daha çok ülke nükleer silahlara sahip olursa, bu devletler arasında sıcak çatışma ihtimali düşük değildir. Soğuk Savaş sırasındaki nükleer dengeden farklı olarak, bölge birbirine çok yakın birçok nükleer güç içerecektir. Teknik olarak bakıldığında, devletlerin coğrafi açıdan bu denli yakın olduğu bir bölgede nükleer silahları olan devlet sayısı arttıkça çatışma ihtimali artar.
Soğuk Savaş sırasında Amerika ve Sovyetler aralarında bir denge sağlamışlardı ve bu denge İkinci Vuruş Yeteneği’ne (Second-Strike Capability) sahip olmaları nedeniyle mümkün olmuştu. Basitçe anlatmak gerekirse, ikinci vuruş yeteneği Amerika ya da Sovyetlerin, biri diğerini vurduktan sonra dahi vurulanın karşı vuruş yapabilmesi, ilk saldırına misilleme yapabilme yeteneğidir. İki devlette biliyordu ki eğer biri diğerini vurursa, vurulan cevap verebilecek ve ilk saldırıyı yapana büyük kayıplar yaşatabilecekti. İki devlettin de İkinci Vuruş Yeteneği’ne sahip olmasıyla sağlanan bu denge bir saldırı başlatmanın anlamını ortadan kaldırıyordu, çünkü herhangi bir nükleer saldırı durumunda iki devlet te büyük kayıp verecek durumdaydılar. O kadar ki her iki devletin de neredeyse tüm ekonomik ve sosyal varlığı ortadan kalkıyordu. Dolayısıyla, İkinci Vuruş Yeteneği nükleer dengenin başlıca mimarıydı.
Fakat, ilerideki muhtemel Ortadoğulu nükleer devletlerin kendilerini nükleer silahlarını kullanmadan alıkoyacak İkinci Vuruş Yeteneği yok, böyle bir kapasite geliştirmekten çok uzaklar ve öngörülebilir gelecekte de uzak olacaklar. Bunun nedenlerine gelince: Öncelikle, bir devletin İkinci Vuruş Yeteneği’ne sahip olabilmesi için nükleer silahlarının bir saldırı altında dahi ayakta kalabilmesi ya da bir kısmı imha edildiğinde dahi başka bölgelerde farklı yollarla korunmuş diğer silahlarının olması gerekmektedir. Bu iki şekilde sağlanabilir: ya onbinlerce nükleer silah geliştirerek ya da stratejik üçleme diyebileceğimiz sistemi kurarak. Onbinlerce silah geliştirmek, bölge devletlerinin ekonomik ve teknolojik imkân yetersizliğine ek olarak, bu yöndeki çabaların diğer devletlerin karşı-askeri ve istihbarat önlemlerine açık olması nedeniyle çok zordur.
İkinci yol ise, yani Stratejik Üçleme, nükleer silahların üç şekilde korunması demektir: Nükleer silahlar, karada, ekstra sağlamlaştırılmış silolarda, yeraltında ya da hareketli rampalarda; denizde, çok derinlerde faaliyet gösterebilen nükleer denizaltılarda; havada, sürekli havada tutulan bombardıman uçaklarıyla korunmaktadır. Burada amaç bu üç korumadan birinin vurulması durumunda diğerleriyle karşı saldırı imkânının devam ettirilmesi ve böylece İkinci Vuruş Yeteneği’ne sahip olmaktır. Bu sistem, ayrıca, silahlara dair istihbaratı sağlamanın zor olacağı varsayımına, bu istihbarat sağlansa bile sağlamlaştırılmış korunaklar sayesinde hedeflerin yok edilemeyeceği varsayımı üzerine kuruludur. Yok edilse dahi, sistemin ayakta kalan en az bir ayağıyla karşı saldırı imkanı öngörülür. Yine bir diğer nükleer istikrar faktörü coğrafi uzaklıktır. Nükleer dengenin oluşması için nükleer devletlerin birbirinden uzak olması gerektiği bilinmektedir.
Nükleer çatışmayı önlemek için gerekli olan bir nükleer dengenin tesisi için elzem olan yukarıdaki faktörlerin ışığı altında bakıldığında, Ortadoğu’da nükleer denge sağlamak çok zor olacaktır. Bölgede yeni nükleer devletler ya bir ya da birkaç savaş başlığına sahip olacak ve Stratejik Üçleme için gerekli olan unsurları sağlayamayacaklardır çünkü bu sistem çok sayıda nükleer silaha-savaş başlığına ve sistemlerine sahip olmayı gerektirmesinin yanısıra sağlamlaştırılmış silolar, son-model nükleer denizaltılar, savaş uçakları, yer altı sığınaklarını da ve tüm bunların tesisi için gerekli karmaşık sistemleri kurabilme, kontrol ve kumanda etme ve bakım kabiliyetini gerektiren konvansiyonel unsurları da gerektirmektedir. Son unsurlar bir yana nükleer silahların bizatihi kendilerinin yapımı ve seri üretimi başlı başına zordur ve stratejik dengeyi sağlayabilecek kadar çok üretmek her devlet için bir hayli zor olacaktır. Bölge devletleri tüm bu unsurları sağlayacak teknolojik ve bazılarıysa ekonomik alt yapıdan yoksundur dolayısıyla ancak birkaç nükleer silah üretmeleri söz konusu olacak bu da aralarında nükleer ve askeri bir denge kurmayı imkânsızlaştıracaktır.
Ayrıca bölge devletleri birbirlerine çok yakındır. Coğrafi yakınlık silahların gizli tutulmasını zorlaştırmaktadır. Dolayısıyla, silahların yeri hakkında istihbarat toplamak kolaylaşmaktadır. Dahası, artan sayıda nükleer devlet olduğunda yanlış stratejik hesaplama ve dikkatsiz ya da kazara ateşleme ihtimali yükselmektedir. Bir diğer husus, bölgedeki zayıf rejimlerin varlığı ve silahların kontrolünün kimde olacağı konusudur. Bu da önemli bir istikrarsızlık unsurudur.
Eğer bir devlet sadece bir nükleer başlığa sahipse ve bu başlığın yeri diğer devletler tarafından tespit edilirse, tespit eden devlet ya da devletler bir ilk vuruş yapmaya meyledebilirler; ya da silahının yerinin tespit edildiğini öğrenen devlet diğer devletler önleyici vuruş yapmadan silahını kullanma yoluna gidebilir. Diğer bir muhtemel gelişmeyse, nükleer silahları olan iki bölge devletinin bunların yerini karşılıklı olarak tespit etmesi durumudur ki bu da nükleer kriz anlamına gelecektir. Nükleer silahların kullanılmaması durumunda dahi, konvansiyonel meydan okumalar ileride daha keskin hale gelebilecektir. Hesaba katılması gerekli olan diğer bir husussa, Ortadoğu bağlamında nükleer saldırıların nükleer silaha sahip devletin sınırları içinden olmak zorunda olmadığıdır. Yakındaki başka bir devlet topraklarından saldırı düzenlenebilir ya da bu amaç için bir terörist örgüt kullanılabilir. Muhtemel durum analizi burada bahsedilenlerle sınırlı değildir fakat teknik detaylara daha fazla girmemek için özetle ve rahatlıkla şu söylenebilir: Nükleer bir İran tarafından tetiklenecek bir Ortadoğu nükleer silah yarışı bölgede konvansiyonel ve konvansiyonel olmayan çatışma ihtimalini epey artıracaktır.
Kaynaklar
[1] CNN Wire Staff, “U.S., Britain and Canada slap new sanctions on Iran”, CNN International, 21 November 2011; “France proposes new sanctions against Iran on nuclear concerns”, English.xinhuanet.com, 22 November 2011.
[2] “Iran minister says sanctions a lose-lose game”, Arabnews.com, 21 November 2011.
[3] “Iran ready to increase cooperation if IAEA readjusts attitude”, Tehrantimes.com, 21 November 2011.
[4] Jackson Diehl, “For Israel, a tough call on attacking Iran”, The Washington Post, 14 November 2011.
[5]For a detailed analysis of the implications of a nuclear Iran for Turkey, please see, Mustafa Kibaroğlu and Barış Çağlar, “Implications of a Nuclear Iran for Turkey”, Middle East Policy, Winter 2008, Vol. XV, No. 4, pp. 59-80, and Mustafa Kibaroğlu, “Turkish Perspectives on Iran’s Nuclearization”, Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM)-Center for Middle Eastern Strategic Studies, 20 July 2009.