ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş devam ederken, bu savaşın Çin’in diplomatik ve jeostratejik konumunu test etmesi ilk bakışta şaşırtıcı görünebilir. Ancak savaşın kendisi ve Pekin’in diplomatik ve ekonomik alanlarındaki etkilerini daha yakından incelediğimizde, bu değerlendirmeyi destekleyen güçlü göstergeler ortaya çıkıyor.
Çin, doğrudan veya dolaylı olarak çatışmaya dahil olan devletlerin çoğunda, hatta büyük ihtimalle tamamında, derin siyasi ve ekonomik çıkarlar ile ortaklıklara sahip olmasına rağmen Pekin’in savaşın yönü ve yoğunluğu üzerindeki etkisi görece sınırlı kalıyor. Bu durum, Çin’i yurt dışındaki duruşunu dikkatle şekillendirerek tutarlı kalmaya, partnerlerinin ihtiyaçlarını karşılamaya; önemli ikili ilişkilerde yeni belirsizliklerle başa çıkmaya çalışırken, aynı zamanda iç ekonomide dayanıklılık inşa etmeye odaklandığı bir risk yönetimi senaryosu ile karşı karşıya bırakıyor.
Körfez Ötesi Denge
Şüphesiz, Çin’in diplomatik tutumu görece tutarlı olmuştur. Birleşmiş Milletler toplantılarında Çin, ABD ve İsrail’in Devrim Rehberi Ayetullah Ali Hamaney suikastını ve başka bir egemen devlete karşı yürüttükleri saldırganlığı kınamıştır. 8 Mart’ta, ülkenin yasama ve siyasi danışma organının en önemli toplantıları olan “İki Oturum” yıllık basın toplantısında Dışişleri Bakanı Wang Yi, Çin’in tutumunu “savaş durmalı, çatışma sona ermeli” şeklinde ifade etmiştir. Aynı zamanda, Çin’in Ortadoğu Özel Temsilcisi Büyükelçi Zhai Jun, Körfez Arap devletleri ile koordinasyonu önceliklendirerek mekik diplomasisi yürütmektedir.
Ancak savaşın tırmanmasıyla birlikte, Çin’in diplomatik duruşunu dengede tutma zorluğu giderek belirginleşmektedir. Sorunun özünde, İran’ın Körfez Arap devletlerindeki hedeflere yönelik saldırıları ve Hürmüz Boğazı’na uyguladığı abluka yatmaktadır. İlk konuya bakıldığında, veri merkezleri, oteller ve sivil havaalanları gibi esasen sivil tesislerin ABD ve İsrail tarafından kullanımı tartışmalı olsa da ABD, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinde konuşlu askeri varlıklarını İran hedeflerine yönelik saldırılar için sürekli kullanmaktadır; bu, Prens Sultan Hava Üssü’nün destek uçakları için bir üs olarak kullanılması ve Bahreyn’de HIMARS roket görevleri yürütülmesi gibi örnekleri kapsamaktadır.
Hürmüz Boğazı’nın ablukası ise çok daha hassas bir konudur. İran perspektifinden bakıldığında, rejim şu anda bir varoluş savaşı içinde olduğu için, bu kritik deniz geçidini engellemek, Körfez komşuları ve ABD üzerinde doğrudan baskı kurmak ve dolayısıyla bölgesel ve küresel ekonomiyi adeta rehin almak için elindeki önemli bir koz niteliğindedir. İran’ın askeri yapısı, ablukayı sürdürme veya “yönetme” kapasitesine sahipken, ABD’nin boğazı zorla yeniden açma konusunda yeterli gücü bulunmamaktadır.
Böylesi bir gerçeklik karşısında, Çin’in diplomatik hamleleri bugüne kadar öncelikle Körfez Arap devletlerinin endişelerini gidermeye hizmet etmiştir. 11 Mart’ta Çin ve Rusya, “İran’ın komşularına yönelik ‘aşırı saldırılarını’ kınama ve Ortadoğu’da şiddetin hızla tırmanması ” başlıklı karar tasarısında çekimser kalmış; tasarı ise 13 oyla kabul edilmiştir. 19 Mart’ta Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Pekin’in tutumunu yeniden vurgulayarak, “KİK devletlerinin egemenlik, güvenlik ve toprak bütünlüğüne yeterince saygı gösterilmeli, sivil noktalar hedef alınmamalı ve deniz yolu güvenliği bozulmamalıdır” ifadelerini kullanmıştır. Bu hamleler, İran’ın içinde bulunduğu zor durumu ve buna bağlı tepkisini göz ardı ediyormuş gibi görünse de Çin ayrıca İran, Irak, Ürdün ve Lübnan’a acil insani yardım sağlamayı planladığını açıklamıştır.
Vaşington Boyutu: Çin-ABD İlişkileri Masada
Ayrıca Pekin’in hesaplarında ABD ile ilişkilerini göz önünde bulundurması gerektiği de vurgulanmalıdır. Savaş, ikili ilişkileri şimdiden etkilemiş durumdadır; ABD Başkanı Donald Trump 17 Mart’ta, Pekin’e yapmayı planladığı “büyük ölçüde beklenen bir ziyareti” ertelediğini açıklamıştır. Trump ayrıca Çin’den ablukayı çözmeye yardımcı olmasını talep etmiştir. Bu arada savaş, Batı Pasifik’teki askeri dengeyi de etkilemiştir. Ortadoğu’daki savaş şiddetlenirken, Vaşington, Güney Kore’de konuşlu THAAD ve Patriot bataryalarını, kayıpları dengelemek amacıyla yeniden konumlandırmıştır. 10 Mart’ta, Batı Pasifik’te hızlı müdahale kuvveti olarak görev yapan 31. Deniz Piyade Sefer Birliği, Japonya’nın Sasebo limanından ayrılarak Ortadoğu’daki görevleri desteklemek üzere görevlendirilmiştir.
Çin, “Çin ve ABD taraflarının Trump’ın Çin ziyareti konusunda iletişimi sürdürmeye devam edeceğini” kabul etmiş olsa da Trump’ın Hürmüz Boğazı konusundaki baskısına yanıtı, gerginliğin tırmanmasına karşı temel tutumunu yinelemek ve tüm askeri eylemlerin durdurulması çağrısında bulunmak şeklinde olmuştur. Bu nedenle, 19 Mart açıklaması, ABD baskısına yanıt niteliği taşıyan ek bir boyut kazanmıştır. Kuvvetlerin yeniden konuşlandırılmasına gelince, teleolojik bir perspektiften bakıldığında, Çin’in bu gelişmelere açık olduğu söylenebilir; zira bu durum Batı Pasifik’teki stratejik dengeleri Pekin lehine çevirebilir. Ancak Çin’in ABD askeri varlıklarının yeniden konumlandırılmasını engellememe kararı, kısmen de olsa, Vaşington’ın İran’a yönelik eylemlerini açıkça bozmak istemediğini göstermektedir.
Ekonomik İç Cephe: Dayanıklılık Testi
Çin’in risk yönetiminin son boyutu ise iç siyaseti ilgilendirmektedir. Savaş, 15. Beş Yıllık Plan’ın uygulanmaya başladığı döneme denk gelmektedir; bu plan resmi olarak tedarik zinciri güvenliğini “ulusal güvenlik bariyerleri” olarak tanımlamaktadır. İstatistiklere göre, Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleşen ham petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) akışı, 2025’te Çin’in toplam ithalatının sırasıyla yaklaşık yüzde 39 ve yüzde 27’sini oluştururken, ülke ayrıca üre, kükürt ve temel sanayi kimyasalları gibi hayati malzemelerin istikrarlı bir şekilde Hürmüz Boğazı’ndan akmasına da büyük ölçüde bağımlıdır. Bu bağlamda Çin, savaşın ekonomik etkilerine yanıt olarak çeşitli malzemelerin piyasa fiyatlarını düzenlemiş ve yerli sanayi zincirinin dayanıklılığını güçlendirmiştir. Aynı zamanda, iç arzı güvence altına almak için azotlu gübre ve jet yakıtı gibi ürünlerde ihracat kontrolleri uygulamıştır. Savaşın Çin üzerindeki ekonomik etkisi önemli olacak olsa da esasen ülkenin ekonomik dayanıklılığının bir testi işlevini görmektedir.
Özetlemek gerekirse, Çin diplomatik alanda hassas bir çizgide ilerlemekte, dış ilişkilerinde olumsuz etki yaratmaktan kaçınırken kendi çıkarlarını korumayı amaçlamaktadır. İsrail’in petrol ve gaz üretim tesislerini hedef alma konusundaki tabuyu resmen yıkmasıyla birlikte, savaş daha da tırmanmış ve sona ermesi için geçerli bir yol görünmemektedir; bu durum Pekin’in hassas dengeli tutumunu sürdürmesini daha da zorlaştırmaktadır. Çin-Arap Devletleri İşbirliği Forumu’nun altı ay gibi kısa bir süre içinde gerçekleşmesi planlandığından, Çin’in savaş konusundaki duruşu forumun pratik etkinliğini de zorlayabilir.
Yanıtı Tartmak
23 Mart’ta yürüttüğü mekik diplomasisine ilişkin basın açıklamasında Büyükelçi Zhai Jun, Çin’in tutumunu altı maddelik bir beyanla özetlemiştir. Bu beyan, İran ile ABD arasında süregelen müzakere sürecine rağmen ABD ve İsrail’in “ani biçimde bir savaş başlattığını” vurgulamakta; “krizin arka planı ve gelişim seyrinin açık olduğunu”, zira “ABD ve İsrail’in Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yetkilendirmesi olmaksızın İran’a saldırdığını” ifade etmektedir. KİK ülkelerinin durumu ise “kendi tercihleriyle ortaya çıkmamış bir felaketin mağdurları” olarak nitelendirilmiştir. Bu söylem, Çin’in tonunu yükselttiğine işaret etmekle birlikte, tutumunun hâlen eylemlerden ziyade diplomatik açıklamalar düzeyinde kaldığını göstermektedir.
İsrail’in enerji ve elektrik altyapısını hedef alma yönündeki yerleşik tabuyu resmen aşmasıyla birlikte savaş daha da tırmanmış; Vaşington ile Tahran arasında “müzakerelerin sürdüğü” yönündeki son Amerikan açıklamalarına rağmen, uygulanabilir bir çıkış yolu hâlen uzak görünmektedir. Bu bağlamda Çin, dış ilişkilerine olası olumsuz etkileri önlemek ve çıkarlarını korumak amacıyla diplomatik alanda hassas bir denge siyaseti izlemeye devam etmektedir. Pekin’in bu “ince ip üzerinde yürüme” yaklaşımı, gelecekte somut adımlar atmak ya da daha net bir pozisyon almak zorunda kalabileceği senaryolar için manevra alanını koruma amacını taşımaktadır. Çin-ABD liderler zirvesinden Çin-Arap Devletleri İşbirliği Forumu’na kadar uzanan önemli diplomatik gelişmelerin yanı sıra savaşın seyri ve nihai sonucu da dikkate alındığında, söz konusu senaryonun gerçeğe dönüşmesi ihtimali göz ardı edilmemelidir.